Karadeniz sahilleri terk edilmiş hayalet gemi çöplüğüne mi dönüşüyor?

Bir günde Samsun ve Şile kıyılarında iki gemi… Mürettebatı tahliye edilmiş, ağır hasar görmüş ve denizin insafına kalmış iki gemi.

Biri tanker, diğeri kuru yük gemisi.

İkisi de savaşın doğrudan hedefi değildi belki Türkiye açısından. Ama ikisi de sonunda Türkiye kıyılarına ulaştı.

İşte tam burada, bir denizci olarak insanın aklına şu soru geliyor:

Karadeniz’de savaşın yarattığı bu “hayalet gemiler”, Türkiye kıyılarına kadar sürüklenmeye devam ederse ne olacak?

Bir gemi denizde kontrolünü kaybettiğinde...

Denizde çalışmış bir kaptan olarak şunu çok iyi bilirim: Denizde bir geminin başına gelebilecek en tehlikeli durumlardan biri, geminin kontrolünü kaybetmesidir.

Çünkü denizde gemi durduğu yerde durmaz. Makine çalışmıyorsa hareket eder. Dümen çalışmıyorsa sürüklenir. Elektrik yoksa sistemler devre dışı kalır. Haberleşme kesilmişse yardım çağırmak bile zorlaşabilir. Rüzgâr vardır, akıntı vardır, dalga vardır. Ve bir noktadan sonra geminin nereye gideceğine insan değil, deniz karar vermeye başlar.

30 Ağustos'ta Karadeniz'de yaşanan M/T Golden Sapling olayı bunun çarpıcı örneklerinden biri. Hong Kong bayraklı tanker, bildirildiğine göre bir dron saldırısında hasar gördü. 21 kişilik mürettebat gemiden tahliye edildi. Ardından gemi yaklaşık beş gün boyunca Karadeniz'de sürüklendi ve sonunda Samsun'un Alaçam ilçesindeki Geyikkoşan sahilinde karaya oturdu.

Aynı günlerde bu kez Şile'de başka bir gemi karşımıza çıktı. Rusya bayraklı, yaklaşık 108 metre uzunluğundaki OMSKİY-107'nin de Novorossiysk açıklarında saldırıya uğradığı bildirildi. Mürettebat gemiyi terk etti. Kaptan köşkünün ağır hasar aldığı görülen gemi, Karadeniz'de sürüklenerek İstanbul'un Şile ilçesindeki Alacalı Sahili'nde karaya oturdu.

İki gemi. İki farklı kıyı. Ama aslında aynı hikâye: Saldırı…. Hasar…..mürettebatın tahliyesi….geminin kontrolsüz kalması….sürüklenme….Türkiye kıyısı. Bence asıl konuşmamız gereken nokta tam olarak burası.

Mürettebat kurtulduğunda olay bitmiş olmuyor. Önce en önemli şeyi söylemek gerekiyor: Denizde insan hayatı her şeyden önce gelir. Bir gemi saldırıya uğradığında veya ağır hasar aldığında yapılması gereken ilk şey mürettebatın hayatını güvence altına almaktır. Bir kaptan olarak bunun tartışılacak bir tarafı olmadığını düşünüyorum. Ancak mürettebatın güvenli şekilde tahliye edilmesi, olayın denizcilik açısından sona erdiği anlamına gelmez. Tam tersine, bazı durumlarda ikinci ve çok daha zor bir aşama başlar. Çünkü geride kontrolsüz bir gemi kalır. O gemi artık sadece bir gemi değildir. Denizde hareket eden bir tehlikedir. Gemi makinesiz kalmış olabilir. Dümeni çalışmıyor olabilir. Elektrik sistemi hasar görmüş olabilir. Haberleşme sistemi devre dışı kalmış olabilir. AIS sinyali kesilmiş olabilir. Gemide yakıt olabilir. Yük olabilir. Tehlikeli veya kirletici maddeler olabilir. Ve gemi kıyıya doğru sürükleniyorsa artık mesele yalnızca geminin kendisi değildir. O geminin gideceği yer, Türkiye'nin kıyıları olabilir.

“Hayalet gemi” neden tehlikeli?

Burada “hayalet gemi” ifadesini mecazi anlamda kullanıyorum. Çünkü mürettebatı olmayan, ciddi şekilde hasar görmüş, kontrolü kaybolmuş bir gemi denizde adeta başıboş bir cisim haline geliyor. Ama diğer başıboş cisimlerden farkı çok büyük. Yüzlerce metre uzunluğunda olabilir. Binlerce ton ağırlığında olabilir. İçinde yakıt bulunabilir. Yük taşıyor olabilir. Karaya oturduğunda gövdesi parçalanabilir. Ve çevreye vereceği zararın boyutunu ancak olaydan sonra anlamaya çalışabiliriz. Özellikle tankerlerde risk daha da büyüyor. Geminin yükü boşaltılmış olsa bile yakıt tanklarında bunker yakıtı, dizel ve çeşitli yağlar bulunabilir. Gövdenin hasar görmesi veya tankların parçalanması halinde denize yayılan petrol türevlerinin etkisi sadece birkaç günle sınırlı kalmayabilir. Balıkçıyı etkiler. Kıyıdaki insanı etkiler. Turizmi etkiler. Deniz ekosistemini etkiler. Yani bir geminin denizde başıboş kalmasının bedelini bazen geminin sahibi değil, kıyıda yaşayan insanlar ödeyebilir.

Asıl korkutucu olan iki gemi değil. Bence bugün üzerinde durmamız gereken asıl mesele Golden Sapling veya OMSKİY-107'nin nasıl kurtarılacağı değil. Elbette onlar da önemli. Ama daha büyük bir soru var:

Ya bu artık tekil bir olay olmaktan çıkarsa?

Bugün Samsun.

Bugün Şile.

Yarın başka bir kıyı.

Karadeniz'deki savaş devam ettiği sürece ticari gemiler risk altında kalmaya devam edecek.

Ve savaşın etkileri artık yalnızca haritalarda, savaş gemilerinde veya askeri hedeflerde görülmüyor.

Savaş, ticari gemilerin gövdelerine kadar ulaşıyor.

Bir ticaret gemisi saldırıya uğradığında mürettebatını kurtarıyoruz.

Peki gemiyi ne yapacağız?

Onu nasıl takip edeceğiz?

Nereye sürükleneceğini nasıl öngöreceğiz?

Kıyıya yaklaşmadan nasıl müdahale edeceğiz?

İçindeki yakıtı ve yükü ne kadar hızlı öğreneceğiz?

Ve en önemlisi:

Türkiye kıyılarına ulaşmadan önce onu nasıl kontrol altına alacağız?

Denizci açısından çözüm aslında çok açık

Benim burada gördüğüm ihtiyaç, sadece olay olduktan sonra müdahale eden bir sistem değil.

Olay gerçekleştiği anda devreye giren bütünleşik bir deniz güvenliği yaklaşımı.

Karadeniz'de saldırıya uğrayan veya mürettebatı tahliye edilen bir gemi için, olayın ilk dakikalarından itibaren;

AIS ve radar takibinin kesintisiz yapılması, uydu görüntülerinden yararlanılması, rüzgâr, akıntı ve dalga verileriyle geminin sürüklenme rotasının tahmin edilmesi, Kıyı Emniyeti ve Sahil Güvenlik birimlerinin koordineli hareket etmesi, uygun römorkörlerin önceden planlanması, geminin yakıt ve yük bilgilerinin süratle temin edilmesi, kıyıya ulaşması halinde oluşturabileceği çevresel riskin önceden hesaplanması artık standart bir prosedür haline gelmeli.

Çünkü denizde zaman çok değerlidir.

Bir gemi kıyıdan 20 mil uzaktayken yapılabilecek müdahale ile aynı gemi kayalıklara oturduktan sonra yapılabilecek müdahale arasında çok büyük fark vardır. Denizci bunu bilir. Gemiyi kurtarmak için en doğru zaman, geminin karaya oturduğu an değildir. Karaya oturmadan önceki zamandır.

Üç aşamalı düşünmek zorundayız

Bana göre bu tür olaylarda üç temel aşamayı birbirinden ayırmamız gerekiyor.

Birinci aşama: İnsan hayatını kurtarmak.

Mürettebatın güvenli şekilde tahliye edilmesi.

İkinci aşama: Gemiyi kontrol altına almak.

Sürüklenen geminin konumunu, rotasını ve durumunu sürekli takip etmek ve mümkün olan en kısa sürede emniyetli şekilde kontrol altına almak.

Üçüncü aşama: Çevreyi ve kıyıyı korumak.

Yakıt, yük ve gövde hasarı nedeniyle oluşabilecek çevresel riskleri daha gemi kıyıya ulaşmadan değerlendirmek.

Bu üç aşamadan birinde gecikme yaşanırsa, savaşın Türkiye'ye olan maliyeti artar.

Karadeniz'in kıyıları bizim yaşam alanımız

Türkiye, Karadeniz'deki savaşın tarafı değil.

Ama savaşın denizcilik üzerindeki etkilerinden bağımsız da değil.

Karadeniz bizim için sadece bir deniz yolu değildir.

Orada ticaret yapılıyor.

Balıkçılar denize açılıyor.

Limanlarımız çalışıyor.

İnsanlar kıyılarda yaşıyor.

Turizm faaliyetleri yürütülüyor.

Ve bütün bunların üzerinde, çok hassas bir deniz ekosistemi var.

Bu nedenle Karadeniz'de meydana gelen bir gemi kazasına sadece “gemi kazası” olarak bakamayız.

Bazen o geminin taşıdığı risk, kıyıya ulaştığında çok daha büyük bir toplumsal ve ekonomik probleme dönüşebilir.

Peki bundan sonra ne yapacağız?

Bence artık sadece;

“Bu gemiyi nasıl kurtaracağız?” sorusunu sormak yeterli değil.

Asıl sorumuz şu olmalı:

“Bir sonraki geminin Türkiye kıyılarına ulaşmasını nasıl engelleriz?”

Çünkü bugün Samsun'da karaya oturan bir tanker, yarın başka bir kıyıda karşımıza çıkabilir.

Bugün Şile'de gördüğümüz hasarlı bir kuru yük gemisi, yarın çok daha büyük bir çevresel risk taşıyan başka bir gemi olabilir.

Ve o zaman şu soruyu sormak için çok geç olabilir:

Gemide ne vardı?

Asıl bunu gemi karaya oturmadan önce bilmemiz gerekiyor.

Bir kaptan olarak denizde öğrendiğim en önemli şeylerden biri şudur:

Denizde kazaların çoğunda, olay olduktan sonra değil; olay olmadan önce doğru karar vermek hayat kurtarır.

Karadeniz'de de bugün ihtiyacımız olan şey tam olarak bu.

Savaşın dalgalarının Türkiye kıyılarına ulaşmasını beklemek değil;

o dalgaların getireceği riski önceden görmek.

Çünkü Karadeniz Türkiye'nin sınırı olmayabilir.

Ama Türkiye'nin denizidir.

Ve biz bu denizin sadece ticaretini değil, insanını, çevresini ve geleceğini de korumak zorundayız.

Bugün iki gemiden söz ediyoruz.

Yarın kaç gemiden söz edeceğimizi bilmiyoruz.


Bu nedenle mesele, Samsun'da veya Şile'de karaya oturan iki gemi değildir.

Mesele, Karadeniz'in savaşın kontrolsüz enkazlarının sürüklendiği bir denize dönüşmesine izin verip vermeyeceğimizdir.

Ve eğer gerekli tedbirleri bugün almazsak, Türkiye kıyıları zamanla savaşın “son durağı” haline gelebilir.

Bence asıl tehlike de tam olarak budur.