İKLİM KANUNU YÜRÜRLÜKTE… KOBİ’LER HAZIR MI? Yazar : Bingül Satıoğlu
Geçtiğimiz kasım ayının sonunda Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Taraflar Konferansı'nın (COP) otuzuncusu, Brezilya'nın Belém kentinde gerçekleştirildi. "Amazon'a açılan kapı" sloganıyla sembolik anlam kazanan bu zirve, iklim diplomasisine yeni bir ivme kazandıracağı beklentisiyle başlamıştı. Zira güncel projeksiyonlar küresel sıcaklık artışında 1,5 °C eşiğinin artık aşılmış olduğunu ve hatta 2,5-2,8 °C bandına doğru ilerlediğini gösteriyor. Böyle bir tabloya rağmen fosil yakıtlardan çıkış konusunda bağlayıcı bir mutabakata ulaşılamaması, finansman mekanizmaları üzerindeki derin görüş ayrılıkları, yoksul ve kırılgan ülkelerin Kayıp ve Hasar Fonu'na erişim taleplerinin tam olarak karşılanamaması COP30'u da başarısı sorgulanan diğer zirveler arasına ekledi.
Süreçteki tüm bu sıkışmışlıklara rağmen COP mekanizması, uluslararası iklim diplomasisini bir arada tutan çok taraflı platform olması açısından hâlâ son derece önemli. Üstelik jeopolitik gerilimlerin hat safhada olduğu bir dönemde iklim krizinin çözümünde ticaret politikalarının rolüne yönelik yapılan vurgular son derece önemli bir gerçeği yeniden hatırlattı: İklim değişikliği yalnızca ekolojik bir mesele değil, ticaretten finansa, teknolojiden toplumsal adalete kadar geniş bir alanda yönetilmesi kaçınılmaz dönüşümü gerektiren çok katmanlı bir süreç.
Türkiye açısından zirvenin anlamı daha da büyüktü; zira ülke uzun süredir ev sahipliği yapmak istediği COP31'i Avusturalya'nın da müzakere başkanlığını üstlenmesi ile Antalya'da gerçekleştirebilecek. Kuşkusuz bu gelişme Türkiye ekonomisi ve kurumsal kapasitesi açısından dönüm noktası olma niteliğinde. Ancak Türkiye, bu kez sahneye hem kırılganlıkların hem de fırsatların kesişim noktasında duran bir ülke olarak çıkacak. Gelişmekte olan ülke sıfatıyla Türkiye'nin iklim diplomasisindeki rolü hem kendi konumunu hem de bölgedeki ülkelerin beklentilerini temsil etmesi açısından son derece değerli olacak. Dolayısıyla Türkiye küresel sahneye bu yeni rolle çıkarken ülkenin iklim politikasının tutarlılığı, kapsayıcılığı ve uygulanabilirliği mercek altında olacak.
Bu bağlamda 9 Temmuz 2025 tarihinde yürürlüğe giren Türkiye İklim Kanunu, ülkenin iklim politikası açısından kritik bir eşik teşkil ediyor. Kanunun temelleri aslında Emisyon Ticaret Sistemi (ETS) altyapısının geliştirilmesi amacıyla 2011 yılında Dünya Bankası iş birliğiyle başlatılan Karbon Piyasalarına Hazırlık Ortaklığı Programı'na (Partnership for Market Readiness – PMR) dayanıyor. Paris İklim Anlaşması'nın onaylanması ve 2053 Net Sıfır Emisyon hedefinin ilanı kanunun hazırlanmasında önemli motivasyon kaynakları arasında yer alıyor. Ancak AB tarafından 2019 yılında hızla devreye alınan Avrupa Yeşil Mutabakatı ve bunun Türkiye'yi doğrudan etkileyecek en önemli unsuru Sınırda Karbon Düzenleme Mekanizması (SKDM), kanunun hızlandırılmasındaki temel itici güç olarak gösterilebilir. Türkiye'nin AB'nin en önemli ticaret ortaklarından biri olduğu düşünüldüğünde SKDM kapsamındaki karbon maliyetlerinden kaçınmak ve ticari rekabet gücünü korumak adına AB ile uyumlu bir iklim mevzuatı geliştirmek kaçınılmaz hâle gelmiştir.
YAZININ DEVAMI İÇİN LÜTFEN İtosam Harici Linkine tıklayınız....